12 Şubat 2014 Çarşamba

Türkiye Kupası Şampiyonluğu Otobüsü

45 kişi sayımızla Çarşı grubumuzun deplasman otobüsünde yerimizi almıştık. Bir kaç özel iş sebebiyle gelemeyen firarilerimiz dışında kadromuz tamdı. Bu sefer hedef büyüktü, Türkiye Kupasını alıp gelmeliydik Ankara'dan. Önceki Ankara finalini hepimiz hatırlıyorduk ama bu sefer farklıydı. Elimizde 20 otobüs inanmış taraftar, kupayı alacağından emin bir basketbol takımı vardı. Çarşı yine tüm Türkiye'ye büyüklüğünü göstererek 20 otobüs gidiyordu bir basketbol deplasmanına.

23:30 Yavaştan toplanmaya başlamıştık. Semtin muhtelif parklarında biramızı içip, şampiyonluk bestelerini erkenden söylüyorduk. Çarşı'ya doğru yola çıkmaya karar verdiğimizde 12-13 kişiydik, geri kalanımız direk Çarşı'ya gelip otobüse binecekti. Karanlık ve biraz da sessiz olan semtin sokağında yürüyorduk.

00:30 Otobüsler gelmişti, kadro tamamdı. Derneğimizin ayırdığı otobüslere bindik ve uzun bir deplasman yolculuğu bizim için başlamıştı. Altınyol'a çıkar çıkmaz besteler arka arkaya geliyordu. Bu bestelerin arkası sonu kesilmeyecekti. Arka beşlide öyle bir enerji vardı ki, bu enerji gece boyu bazen bizi hayattan solduracak, bazen de bizi hayata bağlayacaktı. Alkol düzeyi de arttıkça şarkıların arabesk'e dönüş hızı da artmıştı.

01:30 Yavaştan gecenin bombası olacak saat gelmişti. Arka beşli ani bir karar ile potpori yapmaya başladı. Ama ne potpori.. Otobüsün ön kısımları uykuya dalmışken arka beşli hiç susmuyordu. Yıldız Tilbe'den giriyor, Ahmet Kaya'dan çıkıyor, Honki Ponki'den giriyor, Trift Shop'a kadar gidiyordu. Ve evet, inanmayacaksınız belki ama tam olarak, hiç ses kesilmeden saat 04:30'a kadar bu potpori devam etti. Ve en sonunda, otobüsünde yoğun ısrarları ve biraz da ağıra kaçan küfürler sayesinde arka beşlide artık dinlenmeye çekilmişti.

05:30 Otobüste herkesi uyandıran deplasmanın vazgeçilmezi olan o otobüs freni oldu bu sefer. Yavaşça dinlenme tesisine girdiğini anlayan herkes uyandı. Bu mola sıradan geçti fakat yüzlerimizi güldüren tek bir sahne vardı. Uzun boylu üyemiz, koltuklardan rahatsız olduğu gerekçesiyle, masaj yapan koltuklara oturdu, bir lirasını delikten içeriye yuvarladı. Daha masajın başladığı onuncu saniyede bir anda koltuk masaj yapmayı kesmişti. Ne oluyor diye bir etrafımıza bakındık ki, arkada birisinin bu koltuğun fişini çektiğini ve yerine kendi telefon şarj aletini taktığını gördük. Neyse abi, giden bir lira olsun. Yola çıkmıştık ve herkes uykuya dalmıştı, en son bir mola daha verip bir daha gözümüzü Ankara'da açacaktık.

07:30 Son molamızı verdikten sonra artık Ankara'ya 3 saat kadar kalmıştı. Ve tayfa inceden muhabbet'e, makaraya başlamıştı. Artık gecenin enerjisi yerini normal konuşma ses tonuna, ve zeka düzeyi düşük esprilerden, yüksek, bazılarımızın anlayamayacağı esprilere dönmüştü. Polatlı'ya girerken aramızdan bir " rehber " bize Polatlı'yı, Osmanlı'nın tarihini, Timur'un fillerini ingilizce olarak anlatmaya başlamıştı. Hepimizin şaşırdığı tek şey ise bu cümlelerin hepsinin gramer kurallarına uygun olarak kurulmasıydı. Fakat en sonunda bayrak kelimesini flag yerine banner diye çevirince ağır makara altına alındığı için bu arkadaşımız da tarih bilgisi vermeyi sonlandırdı.

10:30 Ve Ankara.

11:00 Ankara'yı tanırken bir anda Anıt Tepe'ye gelmiştik. Anıt Tepe, Atatürk'ümüzün yattığı Anıtkabir'in bulunduğu semtti. Hemen otobüslerden aşağı indik ve doğru Anıt Tepe'ye 5-10 dakika mesafeyi yürümeye başladık. Anıtkabir'e girdik. Onlarca kez gelmiş olmamıza rağmen, Atatürk'ü tekrar andık, tekrar o büyük sevgisini içimizde yaşadık. Yeri geldiğinde makara yapan çocuklarız ama konu Atatürk olduğunda hiç bir zaman saygımızdan vazgeçmedik. Saygılı ve ortama uygun bir şekilde gezdikten sonra fotoğraflarımızı çekip Sakarya Caddesi'nin yolunu tuttuk. Giderken bir taksici abimiz ile tam bir Ankaralı gibi konuştuk, la dedik, biz garşıyakalıyız dedik. Bizi pek sevdi mi bilmiyoruz ama 4 taksi sağ salim bir şekilde Sakarya'ya gelmeyi başardık.

13:00 Buradan sonrası hepinizin bildiği gibi coşkulu Karşıyaka taraftarıydık. Besteler söylendi, yemekler yendi, gerekli alkoller alındı. Maça saatler kalıyordu ve kupayı kucaklayacağımıza biraz daha inanıyorduk. Saatlerce birlikteydik ama hiç sıkılmamıştık, hala muhabbetin, makaranın keyfini kaçırıyorduk, taraftar grubumuz Çarşı ile iç içe bir sokakta taraftarlığın ruhunu tadıyorduk.

16:00 Ve artık mesai başlamıştı. Hava atışı yapılmış, salonda yerimizi almıştık. Bestelerimiz artık daha bir gür, artık daha bir ciddiydi. İstatistikleri kovalıyor, sayıları sayıyor, oyunlar çiziyorduk. Böyle böyle olmalı, şuna bir bak ya gibi yorum cümleleriyle stresimizi basketbolcuların duymayacağı şekilde onlara yansıtıyorduk. Yoğun stres yüzünden birbirimizle çok ama çok az konuşabildik. Tüm gözümüz ve kalbimiz sahadaydı. Belki de Türkiye'ye ders olarak okutabilecek bir basketbol tribünü yapıyorduk. Çarşı şeklini yine herkese gösteriyordu.

18:00 İşte o an. Hani bir anda, dünyanın en zengini olursunuz, bir anda dünyanın en mutlusu olursunuz ve hiç bir şeyi düşünmezsiniz hissi var ya. Biz de bu hissin belkide yüzlerce katı vardı. ŞAMPİYON OLDUK. O kupa bu sefer Karşıyakalı sporcuların elinde havaya kalkıyordu. Parkeye indik, basketbolcularımızla abi kardeş gibi sarıldık. Onlar ağladıkça biz ağladık, onlar coştukça biz daha fazla coştuk. Biz şirketlerin, sermayelerin takımı değil, semtin takımıydık. Bu takım da bizimdi, bu taraftar da onlarındı. Hem sporcuyduk, hem taraftar, tek vücuttuk adeta. Cümle alemin Karşıyaka'nın büyüklüğünü göreceği yerdi artık, sahne bizimdi. O kupa kalktı, herkes bir anda aynı ana babadan çıkma kardeş oldu. Sevdamız çok büyüktü ve tuttuğumuz takımı senelerce emekten sonra şampiyon yapmıştık.

20:00 Buradan sonra anlatılacak bir şey yok. Tek değinebileceğim konu basketbolcularımıza bir süpriz yapmamız oldu. Onların verdiği üstleri çıplak şampiyonluk pozunun aynısını 45 kişi deplasman otobüsümüzün önünde verdik. Ankara'nın caddelerinde biraz daha beste söyledik, deplasman otobüsü şöförünü biraz daha beklettik. Herkes bize aptal aptal baksa da aldırış etmedik, şampiyonduk ve Türkiye gerçek bir taraftarlık öyküsünü er ya da geç öğrenecekti.